12 Nisan 2010 Pazartesi

Öneri No:4


          Bu sefer tek başlık altında şu son 1 ay içinde izleyip etkilendiğim filmleri yazmak istedim. Müzikle ilgili birşey beklenmemesi için, ilk olarak bunu belirtmemde yarar var. Gerçekten hayatımın kalan kısmında, önüme çıkacağına inandığım sahneler gördüm. Birazdan paylaşacağım filmleri izlemenizi şiddetle tavsiye ederim, çünkü çok şey katıyorlar insana... Belli bir sıralamayla başlayamam sanırım yazmaya, çünkü hepsinin içinde "duygu" ağır basan bir etken. Her neyse, bende bırakmış oldukları etkiye göre başlayıp, devam ederim.


          -Everybody's Fine : Robert de Niro, Drew Barrymore, Kate Beckinsale ve Sam Rockwell... Bu cümlede barınan isimlerden sonra pek birşey demeye gerek yok aslında ama 1-2 cümle de yazmazsam haksızlık etmiş olurum. Drew Barrymore'a olan hayranlığımı, beni tanıyanlar iyi bilir, de Niro zaten hayatımda görmüş olduğum en büyük aktör, gözümde 1 numara. Hiçbir filminde bu kadar etkilememişti beni, başlarda biraz biraz vuruyor zaten size, kalbinize doğru küçük darbelerle yaklaşıyor, ama beni ilk öldürüşü; orkestra provası devam ederken oğluyla yaptığı konuşmaydı. Filmde periyodik olarak gözyaşlarınızla vedalaşmanız gerekecek, bana öyle olmuştu yani. Türkçe çevirisine göre üzerinizde bıraktığı etki çok zıt olacaktır, keyif meyif bırakmıyor çünkü insanda, ilerledikçe her sahnede kalbinize ağrı saplanmaya başlıyor. Kaçırılmaması gereken bir yapıt ve oyunculuklara söylenecek tek bir kelime bile yok...



          -Nefes : Çok merak ediyordum fakat sinemada izleyebilme fırsatım olmadı, bugün evime gelebildiğim nadir günlerden biriydi ve izleyebildim, sonunda... Tanıdık bir filmle karşılaşmayı beklemeyin ama film tek kelimeyle muhteşem. Özellikle komutanı (Mete Horozoğlu) dikkatlice izleyin, çok seveceksiniz onu eminim. Nereden bakmak isterseniz bakın, film kesinlikle sıradan bir film değil ve gerçekten 1 ay boyunca eğitim almış bu adamlar; o soğukta, karın içinde, dağın tepesinde, 2365  metre yükseklikte... İlk sahnesi ciddi anlamda etkileyici, unutabileceğimi sanmıyorum. Bunun yanında film boyunca verilmiş hoş ayarlarla karşılaşacaksınız. Ama çabuk gaza gelen insanlarsanız dikkat edin, bir an önce askere gitmek için çıldırabilirsiniz, olabildiğince de doğuya... Bu film de ağlatır yani, Levent Semerci'nin ellerine sağlık.



          -A Christmas Carol : Bununla ilgili düşüncelerim 1 post aşağıda yer alıyor zaten detaylarıyla. Aklım kalmasın diye burada da yer ayırdım, takılmayın hiç. Çok merak ettiysen de oku aşağıdakini arkadaşım, allah allah...


           -Old Dogs : Eğlenceli bir aile filmi diyebilirim. Robin Williams ve John Travolta'nın başrollerini üstlendiği kaliteli bir Disney yapımı. John Travolta, oğlunu kaybettikten sonra kendini ne kadar iyi toparladığını bir kez daha göstermiş burada, gerçekten ayakta alkışlanacak performans. Bu filmle ilgili de fazla birşey demeye gerek duymuyorum aslında, çok güldüm.


          *Expendables adında bir film geliyormuş, Facebook'ta fragmanı geziyordu bugün, gördüm ve buradan da paylaşayım dedim. Mickey Rourke, Bruce Willis, Jason Statham, Dolph Lundgren, Steve Austin, Brittany Murphy, Jet Li, Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger'i bünyesinde barındıran bu filmin yönetmeni de Stallone. Hata aramayın, Arnold'un soyadını doğru yazmışım, şimdi bir daha yapmaya cesaret edemedim ama, zirvede bırakmak en güzelidir her zaman. Duyduğum saygı ve sevgiye göre sıraladım isimleri, 'Dolph Lundgren'i gören ilk anda benim gibi "kim ki bu?" demesin, Rocky filminin vazgeçilmezi olan "Ivan Drago" kendisi. Ayrıca ben Arnold'a Terminator olamazsın demedim, adam olamazsın dedim...





-İyi seyirler x 5-



5 Nisan 2010 Pazartesi

A Christmas Carol

          Bu adam hiçbir zaman kusurlu olamayacak korkarım ki... Zaten bugüne kadar izlediğim tüm filmler arasında Jim Carrey kadar mimiklerine sahip bir aktör/aktris göremedim, oyunculuk başka, yüz ifadesi olayı başka. Yüzüne akla gelmeyecek ifadeleri sığdırıyor her filminde, bu da bana göre gayet etkileyici bir özellik, hala günde 8 saat mimik çalışıyor diye biliyorum...
          Yazının başlığındaki gibi Jim Carrey'nin son filminden bahsetmek istedim, Charles Dickens'ın bir yılbaşı masalını sinemaya uyarlamışlar, mükemmel birşey çıkmış ortaya, gerçekten çok emek var yapımın üzerinde. Jim Carrey'nin yanında ne kadar boş filmlerde oynuyor olsa da özünde iyi bir oyuncu olarak kabullenilen Colin Firth yer alıyor, Colin Firth ile de kalmıyor Gary Oldman ve Robin Wright-Penn gibi yıldızlarla pekişiyor filmin kadrosu.
          Animasyon mu yoksa gerçek mi bir ara gerçekten ayırt edemedim, afalladım. (Bu biraz da Jim Carrey mimikleri no.392 sayesinde oldu sanırım.) Hayatınızın en kötü anında olduğunuzu düşünüyorsanız bu adamın filmlerini izleyin, "Number 23" hariç tabii...

          Gerçeği yaşatan, hissettiren, ders alınması gereken bir film olmuş 'A Christmas Carol', tıpkı masalındaki gibi, hatırladığım kadarıyla da çoğu replik bire bir. Cimri, hayatının anlamını paraya bağlamış bir adamı canlandırıyor Jim Carrey, kişinin adı Ebenezer Scrooge... Film ilerledikçe de Mr. Scrooge'u ziyaret eden 3 hayalet, ona aslında olması gerektiği insanı göstermek uğruna biraz hırpalıyorlar, acı çekmeden anlamıyor insanlar kolay kolay, gerek duygusal, gerek fiziksel... 
          Umursamaz tavırlarıyla, cimriliğiyle, gereksiz negatifliğiyle nelere sebep olduğunu gösteriyor hayaletler ona, yanlışlarıyla yüzleştiriyorlar, herkese lazım aslında.
          Sonuç olarak film çok güzel işlenmiş; Disney de son zamanlarda yaptığı işlerle kalitesini konuşturmaya kaldığı yerden devam ediyor şu sıralar. Bence kesinlikle izlenmesi gereken bir film "A Christmas Carol", ben dersler çıkarabildim, nedensiz şekilde dertlerimi umursamıyorum 2 gündür ve mutluyum, izleyenler de eminim ki ders(ler) çıkaracaklardır. Biraz geç oldu bunun için ama çok söyleyesim geldi, sevgi kelebeği ya da dünya barışı falan değilim korkmayınız, anlık patlamalarımdan birisi sadece:
           Mutlu olun, yaşamanıza bakın, mutlu yıllar...


...İyi seyirler...

14 Mart 2010 Pazar

REC 2

    

          İlk filmi izledikten sonra sırtımda oluşan çürüğün farkında olmadan şunu söylemiştim : "Hayatımda izlediğim en iyi gerilim filmi bu!"
          Evet herkese çıldırmış gibi tavsiye etmekteydim, çünkü fazla etkilenmiştim. Kapıların arkasından birşey çıkacak diye korkmuyordum film bittiğinde nasıl oluyorsa fakat gerçekten farklı şekilde beğenimi kazanmıştı. Gördüğüm bazı apartman boşlukları ve merdiven gibi yapıları oradaki apartmanın içine benzetebiliyorum zaman zaman ama olsun, gerçekliğine inanmasam da kanıma işledi, taptım bu İspanyol yapımına...
          Hala içimden bir ses satırlarca "bu filmi izleyin defalarca" yazabilecek kapasiteye sahip olduğumu söylüyor, ama yorgunum, şimdi olmaz o. Kuşkusuz ilk filmde en sevdiğim karakter itfaiyecilerin şefi olan Manu. Bir de başroldeki kızı sevdim filmin sonlarına doğru, korktukça, durumun ciddiyetini farkettikçe daha mı renk geldi yüzüne bilmiyorum nedenini ama başında antipatik birşeydi, selam olsun sevgili Angela Vidal'e...
          Sırtımdaki çürüğün nedenini merak ediyorsanız eğer tavan arasındaki sahneye tamamen odaklanmış olun, siz küçük bir çürükle sıyrılamayabilirsiniz işin içinden, benden söylemesi. Yerde, kanepeye yaslanmış, aynı zamanda kilitlenmiş şekilde izliyordum filmi, nasıl sıçradıysam o mor renk 3 hafta boyunca tenimin rengine el koydu. Son olarak Rec'i asıl dilinde izlemenizi öneriyorum, dublaja ihtiyaç olduğunu sanmıyorum, çünkü filmin İspanyolca olması, varolan geriliminizi iki katına yükseltiyor. Ayrıca şunu söylemeden geçemeyeceğim, biz Türkler gerçekten garip varlıklarız, bu filmin adını nasıl 'Ölüm Çığlığı' olarak çevirebilir insan işin içinden ne kadar düşünsem de çıkamadım...

          Her neyse, fazla uzatmaya gerek yok, iki filmi de mutlaka izleyin, üçüncü film de kesinlikle yoldadır bana göre, pişman olmayacaksınız, iyi seyirler...

ya da geçmiş olsun...

27 Şubat 2010 Cumartesi

Ses Kontrol

         
          Eve haftada iki kere gelebildiğimde mutlu olabiliyorum artık, eskiyle kıyasladığımda "nelere seviniyoruz artık böyle" demeden geçemeyeceğim açıkçası.
          Yoğunluk olduğu zaman insanın hayatında, eve gidememek adına Beylikdüzü faktörü büyük etken oluyor. "Nerede oturuyorsun sen?" sorusuna rahatlıkla "İrlanda Halk Cumhuriyeti" diye cevap verebiliyorum, çekinmeden. Prova, konser, ertesi gün erken saatte başlayan ders gibi şartlar beni buna zorluyor ama, eve gelemiyorum, ev dışında bir yerde ya da yerlerde kalıyorum, elimde değil. Kaldığım yerler de ev tabii, çöplükte sabahlamıyorum, ev dışında yerlerde kalıyorum dediğime bakmayınız. Ayrıca iki saat sonra yeniden evden çıkıyorum, ne kadar da şaşırtıcı bir olay bu, inanamıyorum.
          Yeni yazı yazamadığım süre içinde beni en çok etkileyen şey Galatasaray - Atlético Madrid maçı oldu, bunun dışında saygıdeğer edebiyat öğretmeni Naci Mıhçı'nın (edebiyat öğretmeni demeye bin şahit ister) Türkçe konuşamaması. İkinci seçeneğe alıştık gerçi, en son deprem etkisi yarattığı kelime topluluğu "sabota etmek" oldu. Geçelim.

          İnsanların haksızlık yapmasına, ve yaptıklarının yanına kar kalmasına sinirlendiğim kadar hiçbir şeye sinirlenmedim hayatım boyunca. Haksızlık, adaletsizlik beni delirten şeyler.
Atlético Madrid - Galatasaray maçının son 15 dakikasına girilirken Madrid'li defans oyuncusu yere düştükten sonra, takımının gol yememesi adına varını yoğunu ortaya koyarak topu güzelce 2-3 kez elledi. Bu pozisyon, bir hakemin 2 metre ötesinde gerçekleşiyorsa eğer, bu hakemin o penaltı işaretini vermesi gerekir. Hakem yapılmış bu adam, haliyle de o pozisyonu gördü tabii ki. Bu taraflılığı neye borçluyuz bilmiyorum. Sahada 6 adet hakem vardı, hiçbirisi penaltı demedi, o penaltıdan sonra moraller bozuldu, en çok kendisine hakim olamayan isim Caner Erkin de 2 dakikada 2 sarı kart görerek oyundan atıldı, yediğimiz gol onun bulunduğu kanattan geldi. Bir düdük sesi nelere yol açabiliyormuş meğer.

          Aslında tıpkı bu düdük sesi gibi küçük şeyler, hayatınıza tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük değişiklikleri beraberinde getirebilir, yapmak üzere olduğunuz her hamleyi ölçün, olacakları kafanızda canlandırın ki birisinin canı yanmasın gereksiz yere. Aksi takdirde büyük sorunlarla da karşı karşıya kalabilirsiniz, ders alabilmek için başınıza kötü birşey gelmesini beklemeyin, ya da bekleyin, size kalmış...


         

13 Şubat 2010 Cumartesi

James Brown'ın kulakları çınlasın : I'm Back


          Blogun takipçilerinden özür dileyerek giriş yapmak istedim. Çünkü 1 hafta ya da daha uzun bir süredir herhangi bir hareket yoktu burada. 1 hafta sonra ilk kez bu gece eve geldim çünkü, heyecanlıyım artık idare ediniz. Odamın yolunu unutmamışım neyse ki, o biraz moral oldu. Sonuç olarak; geldim ben.

          Geçtiğimiz günlerde neler oldu diye şöyle bir düşündüm. Aslında bu cümleleri yazarken de düşünmeye devam ediyorum, fakat birşey olmamış ki bu hafta. İyi ki de gelmemişim eve yazacak birşey yokmuş. Yalnız boş geçmeyeyim. "Whiteout" diye bir film izledim. Zaman geçtikçe blogda adına zaten yer vereceğim güzel aktris Kate Beckinsale başrolü üstlenmiş, harika oyunculuğunu sergilemiş yine. Film olduğu gibi "beyaz" geçiyor baştan sona. İnsanı bir anlamda daraltıyor ama kötü anlamda değil. "Bitsin artık şu film fenalık geldi..." dememizin sebebi, sadece beyaz renginden ve grubun başına gelen talihsizliklerden, bir diğer deyişle bunaltıcı hareketlilikten kaynaklanıyor. Film sürerken "rahatlamak" kelimesiyle uzaktan yakından ilginiz olmayacak, izleyecek olanları şimdiden uyarayım buradan. Güzel bir yapım olmuş ama, farklı işlenmiş ve memnun kalmayacağınız bir hareket olmaz bu filmi izlemek.



Şimdiden iyi seyirler...

30 Ocak 2010 Cumartesi

Animasyon Üzerine...

  • Pixar / Up ;   


             
              Bir anda "Pixar" ile ilgili birşeyler yazma isteği uyandı içimde, adamlar bunu çoktan hakettiler. Animasyon denildiğinde aklımıza ilk gelen Pixar oluyor çünkü.
    "Şuraya bak ya, gölgesini bile yansıtmışlar helal olsun" derken, adamın geçen sürede sakalının çıktığı dikkatimizi çekiyor, ya da gömleğinin kumaşı... İnanılmaz derecede gelişti animasyon sektörü, ayırt bile edemiyoruz, ya da güçlük çekiyoruz gördüğümüz birşey karşısında "acaba gerçek mi bu?" diyerek. Pixar bu işin açık ara lideri kuşkusuz. Felaket detaylara yoğunlaşarak her geçen gün daha da dahice ilerleme kaydediyorlar. Çizgi filmler vardı önce,vizyon çizgi filmleri, fena da değillerdi. Pokémon, Mulan, Beauty and the Beast, Anastasia ve birçok çizgi film. Ondan sonra bir baktık; Ant Z, A Bug's Life, Monsters Inc., Finding Nemo, Cars, Shark Tale, Shrek, Ratatouille, Wall-e falan derken zaten günümüzde animasyonun durumunu görüyoruz. Sadece çizip yaratmak değil işleri, her geçen gün de dahice ve farklı konulara tanık oluyoruz, aklımızın ucundan geçmeyen fikirleri izliyoruz. Çok önemli bir noktaya temas etmeden de geçmek istemiyorum, ben daha altında Pixar imzası bulunan hiçbir yapımda kan görmedim, vahşet de yoktu, demek ki böyle de başarılı olunabiliyormuş.
    Şimdi burada amacım sevgi kelebekliği yapmak değil tabii ki, dünya barışı vs. diyerek saçmalama haline girmeyeceğim, hepsi saçmalık, rahat olun.
              Günümüzde vizyona yeni giren 10 film varsa, 8'inde kan görebileceğinizi iddia ediyorum. Kalan ikisinde de uyuyacağınızı, çünkü o ikisi de ruhumuzu daraltan aşk filmleri. Notebook gibi bir film görmedim hala, bir o verdi hakkını.
              Bugün televizyonu açtığınızda, haberlerde hayretler içerisine düşüren şeyler duyabiliyorsunuz. Ne zaman ya da nerede olduğu önemli değil, her yerde oluyor çünkü. Evet cinayetler. Herhalde işledikleri cinayetler yerine yararlı birşeylere yorsalardı kafalarını bilimadamı olurlardı rahat rahat. "Üçüncü kattan düşmesini sağladı, köpeklere yedirdi, 47 parçaya böldü timsahlara attı..." konteyner fikri sıradan geliyor artık, bu adamları da kesmiyor görünüşe bakılırsa. Bunlardan yüz kat daha yaratıcı cinayetler görüyoruz. Her gün de artıyor. En az %50'lik kısım; Kill Bill gibi insana hiçbir şey katmayan, "e birşey anlamadım bunu izleyip,bari gidip birilerini keseyim" dedirten filmler yüzünden. Herkesin bünyesi sağlam değil ki, kültürlüsü de izliyor, cahili de izliyor, psikopatı da izliyor bu filmleri/dizileri*. Kıyamet kopacak diyorlar ya hani,herkes korkuyla karışık bir heyecanla bekliyor o şimdiye kadar sayısız değişen (değiştirilen) tarihi. İşte o her gün kopuyor zaten, her gün birşeyler değişiyor...
              Her neyse bu konuda da Tarantino'ya selam ettikten sonra rahatlamış olarak animasyona dönüş yapabilirim. Yaklaşık 1 saat önce izlediğim "Up" isimli animasyon, beni Pixar aracılığıyla etkiledi her zamanki gibi... Filmin başında bir sahneye kahkahalarla güldüm, sonra güldüğüm çocuk büyüdü, yaşlandı, karısını kaybetti ve oturup ağlamak üzereydim. Herşeyiyle mükemmeldi film, uçuk şeyler gerçekleşti ama yine vardı çıkarılması gereken dersler. Yine yüzümden tebessümü eksik etmedi, yine zamanı gelince güldürdü ve yine beklemediğim bir anda içimi burkmayı başardı Pixar. Animasyon filmlerinde ağlamaktan bahsediyoruz, daha büyük kıyamet mi var sanki, ne güzel kıyamet, mis...
              Sonuç olarak abuk sabuk, ucuz yapımları izleyeceğimize, bari bu çabayı, gösterilen korkunç emeği izleyelim de takdir edilecek birşeylere saygımız olduğu anlaşılsın. Afişinden belli eder zaten film kendini büyük ölçüde. Japon halkına da zerre saygım kalmadı yeşil kan gibi şeyler gördükten sonra, bunun da altını çizmek istedim. Şu an okumayı bitirmek üzere olduğunuz yazı; hem "dikkat edilmesi gereken unsurlar", hem de "film önerisi" yerine kabullenilebilir.




    *Aşk-ı Memnu dizisini izleyenlerin, izlediğini etrafa belli etmesi çok canımı sıkıyor. "Bu bölüm kim kiminle yasak ilişkiye girecek?" insanların en büyük derdi, yazık. İzliyorsanız, izlemeyenlerin gözüne sokmayınız. Aşk-ı Memnu : bitsin.






    Şimdiden iyi seyirler...

29 Ocak 2010 Cuma

Azim, Hırs, Aşk, Biraz da Hastalık : Futbol

    
     Bir bu kaldı blogda adından bahsedip de yer vermediğim şimdiye kadar. İnsanların sıkılmayacağını bilsem sabah akşam yazarım bu konuda aslında ama, insaflı davranma taraftarıyım.
     Günümüzde futbol, gerçekten büyük bir yer işgal ediyor hayatımızda, özellikle de ülkemizde tabii. İnsanların futbol için yapmış olduğu delilikler o kadar arttı ki, tribünlerde yaşanan ölümleri kimse kafasına takmıyor gördüğünde, çok normalmiş gibi. Bülent Timurlenk'in blogunda bir yazı görmüştüm 2009'un sonlarına doğru, unutamam onu. Paraguay 1.Ligi'nde iki takımın karşılaşmasıydı, derbi mücadelesiydi sanırım. Maçtan sonra çıkan arbede sonucunda ölen kişinin soyadını yazmıştı, öldürenin de soyadını yazmıştı. Soyadlar aynıydı, kardeşi ağabeyini öldürmüştü.
     Bu çok trajik birşey, çok kötü hissetmiştim kendimi okuduğumda. Düşünsenize ; kavga sonucunda ağabeyinizi öldürüyorsunuz, çok acı.
     Bunun dışında özellikle Arjantin'de ve İtalya'daki taraftar ölümleri üzücü olaylardan. Yakından tanıdığımız Carlitos Tevez'in bar çıkışında boğazını kestiler, Arjantin'de oldu bu olay da, boynundaki izler o yüzden, neyse ki öldürmeyi başaramadılar. İtalyan futbolunda da "olay" dendiğinde nedense aklıma "Roma - Lazio" maçları geliyor. Milli futbola baktığımız zamanda ise Kolombiya Milli Takımı'nın başarılı defans oyuncusu Pablo Escobar'ın talihsiz ölümü hafızalarda. Kendi kalesine gol attığı gerekçesiyle Kolombiya mafyası tarafından vurularak öldürüldü.

     Bundan biraz fazlası var, aslında hafif gibi geliyor ilk başta "kavga" kelimesi ama, bunlar pek bildiğimiz türden değil. Evet İngiltere'den, futbolun doğum yerinden bahsetmek üzereyim. Holiganizmin sınırı aştığı Ada'da, Elijah Wood ve Charlie Hunnam'ın başrollerini paylaştığı Green Street Hooligans adlı bir film yapıldı 2005 yılında. Kısaca açıklamasını yapayım, West Ham ve Millwall'un tabiri caizse "ölümüne" ezeli rekabeti. Gerçek olayları yansıtması ayrı bir zevk katıyor izlenebilirlik açısından ve film bittiğinde "I'm forever blowing bubbles" diye başlıyorsunuz marşa, West Ham'lı oluveriyorsunuz, durum budur kısaca.
     Bu kadar abartı birşey yok ülkemizde neyse ki. Fenerbahçe - Galatasaray maçlarında belki biraz. Onu da tribünden çok sahada görüyoruz olduğu zaman, karışıyor ortalık. Özel hayatlarında birbirleriyle dost, kardeş vs. olan adamları birbirlerini tokatlarken, söverken görebiliyoruz. Hırs da bir yere kadar, gereksiz bu kadarı. Galatasaraylılar (bizim taraf) konuşuyor, Fenerbahçeliler konuşuyor, çoğu gereksiz konuşulanların. Çünkü günümüzde (maalesef ülkemizde oranla daha fazla) akıl yoksunları çok fazla. Gezdiğim bloglarda ya da basında çıkan gözü dönmüş bir yığın fanatik görüyorum. Bunların bazılarına inanamıyorum, bazılarına çok gülüyorum. Mesela Galatasaray ile ilgili her gün defalarca tıkladığım bir blog var ve yapılan yorumları da görüyorum bu blogda ister istemez. Jo transferini bu blog, transfer resmileşmeden 2 gün önce (belki daha da önce) açıkladı. Özellikle dikkatimi çeken iki kişi vardı, bunlar transferin gerçekleşeceğine inanmayan, bloga genel olarak sayıp söven (bütün gün işi yok, yazık)  tiplerdi. Kehanetlerini ve 2 gün sonra rezil oluşlarını herkesin görmesini istiyorum, hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum. Transfer gerçekleşti ve ikisi de "Ben ayıp ettim, eşeğim, özür dilerim" dediler, o günden beri de tırmalıyorlar blogu ısrarla, ünlemlerle soru sormalar, herşeyi danışmalar, eğlenceli tipler yani. Her neyse derine inmeden devam ediyorum.
    

     Diyeceğim şu ki, futbol fazla gelişti. Bazı bünyeler, hatta bazı ülkeler kaldıramadı bunu. Yapılan sürpriz transferlerden sonra kimi insanların düşük IQ oranı iyice dibe vurdu, bir yerde zararlıymış futbol yani. Şaka. Bu zekası geride kalmış insanları ilgilendirir.
     Futbol, benim hayatımda su içmek gibi birşey. Yolda pet şişe görsem kaldırıp sektirmeye başlarım hatta, çıkamaz hayatımdan futbol, kesinlikle kabul etmiyorum. (Kendi reklamımı da yapabilirim böyle. bkz*ilk yazı : N'aber?)
     Şimdi sonuç bölümü zor bir yazı seçtiğimi farkettim. "Alaska'da hayat" şeklinde değiştirmeyi düşünüyorum hatta başlığı şu an ama bitirmek gerek başlanan işi. Galatasaray'la bitireyim.
     Türk Futbolu; gelişiminin en az %75'ini Galatasaray'a borçludur. Bu takım şimdiye kadar bu ülkede kimsenin imza atamadığı, yanından bile geçemediği bir tarihe sahiptir ve hala bunun karşısında direnme çabasında bulunanlar vardır, dirensinler, yaslanın arkanıza izleyin sade bir tebessümle. Bunları da kabul etmiyorlarsa; dos Santos, Cristian Baroni, Colin-Kazım ve buna benzer transferlerden sonra, Harry Kewell, Milan Baros, Jo, Kader Keita, Giovani dos Santos ve bu transferlerin türevlerine göz gezdirmelerini rica edin, onlar iki dos Santos arasındaki 7 farkı anlasın, sizin başınız ağrımasın. Her neyse biraz taraflı oldu ama büyük takım tutmanın dezavantajları işte, kızmayın Fenerbahçeli arkadaşlarım, siz de yeniyorsunuz bizi sahanızda hep, doğanın dengesi sağlanıyor bir şekilde. Fenerbahçe Galatasaray'ı, Galatasaray Beşiktaş'ı, Beşiktaş Fenerbahçe'yi yener, kupayı Galatasaray alır. Şu günlerde yaşattığı heyecandan dolayı da bir Haldun Üstünel ismi geçmelidir bu yazıda en azından, herkes onun eline bakıyor. Tarafsız olmaya çalışacağım. 
     Tamam. Bunları geçiyorum artık, klişeyle bitireyim. Futbol, barış, dostluk ve kardeşliktir. Futbol, dille değil akılla oynanması gereken bir oyundur. Bu gerek saha içinde, gerek saha dışında böyledir.Ölümsüz, kavgasız bir dünya futbolu herkesin yararına olur, o büyük kavgaların çıktığı İngiltere'de, ezeli rakip olan aynı bölge takımları Liverpool ve Everton ; arada hiçbir bölme olmaksızın yanyana maç izleyebiliyorlar, geniş kapasitenin yararları, öyle olması gerekiyor.




- Futbol güzel şey -