5 Haziran 2010 Cumartesi

Loading...

         Dünya Kupası heyecanı sardı herkesi, 32 takımı desteklemek için Güney Afrika'nın yolunu tutuyor insanlar. Favori takımım Arjantin fakat içimden bir ses onların kupayı kaldıran taraf olmayacağını söylüyor, bakalım. Etraftan da duymuşsunuzdur, İngiltere'de Rio Ferdinand, Fildişi Sahili'nde Didier Drogba, İtalya'da da büyük ihtimalle Andrea Pirlo yer alamayacak Dünya Kupası'nda, şok sakatlıklar, son anda. İngiltere için umut var, çünkü seçeneklerin bol bulunduğu bir ekip. İtalya'da "beyin" olarak tabir ettiğimiz başka bir oyuncu var mı yok mu tartışılır, belki biraz Daniele de Rossi bu rolü üstlenebilir Pirlo'nun olası yokluğunda. Ama Afrika'nın her geçen gün biraz daha hayran kitlesini büyüten Fildişi için pek umut yok gibi, takdir edersiniz ki bu takımın %60'lık bölümü Didier Drogba'ya aittir. Gerçekten büyük talihsizlik Afrika temsilcisi için. Japonya ile oynanan hazırlık karşılaşmasında Tanaka adlı insan olmadığını düşündüğüm varlığın, Drogba'nın sağ koluna doğru uçan tekme atması bu sakatlığa neden oldu. İnsanların ülkesine duyduğu sadakati gösterme şekilleri biraz can sıkıcı olmaya başladı, Japon olabilirsin, ama karşı takıma neden çeşitli kamikaze girişimlerinde bulunursun ki? İngiltere Gol Kralı'nın dirseğinde kırık var sonuç olarak. Fildişi Sahili'ni izleyenler Kalou ve Kader Keita ile yetinmek durumunda bu turnuva için, Keita'nın piyasa değeri artarsa, bu Galatasaray yararına olacaktır.
          Dünya Kupası için yapılan top da Julio Cesar ve Casillas gibi büyük kaleciler tarafından eleştirilmişti, bakkaldan alınmış bir topa benzediğini söylemişlerdi.
          Ama bu topun asıl amacının zaten kalecilerin işini zorlaştırmak olduğu söyleniyor. "Kalecilerin işi zorlaşırsa, daha çok gol olur, gol sayısı artarsa, seyir zevki artar." şeklinde bir görüş var otoritelerce, mantıksız da değil. Şahsen benim Casillas'a çok fena gol atasım var, nerede benim Jo'bulani'm?!

         Her neyse, konuşmak istiyorum Türkiye'nin harika futboluyla(!) gidemediği Dünya Kupası hakkında, zaten 4 yılda bir yapılıyor, 4 yıllık konuşabilirim. (Tabii ki yapmayacağım bunu, korkmayın.)
...
-A Grubu-
          Ev sahibi Güney Afrika'nın nasıl bir oyun sergileyeceği merak konusu, ülkenin de insanları nasıl ağırlayacağı merak ediliyor bir yandan. Televizyondan duyduklarıma göre, istatistikler Johannesburg'un çok tehlikeli bir yer olmasının yanında, suç oranının yüksek olduğunu gösteriyor.
450.000 - 500.000 kişinin gideceğini varsayarsak 4.500 - 5.000 kişinin risk altında olduğu da görünen bir gerçekmiş. Everton'un Güney Afrika'lı yıldızı Pienaar'ın açıklaması da oldukça garipti. Birçok çocukluk arkadaşının hapiste olduğunu paylaştıktan sonra, ülkesine önyargıyla gidilmemesi gerektiğini söyledi. Rahat adam, "çok çok ölürüz canım ne olacak" şeklinde bir bakış açısına sahip. Aaron Mokoena da Güney Afrika formasını en çok terleten isimmiş, bilginize.
          Meksika'da genç Giovani dos Santos'un üstünde büyük bir yük olacaktır, çünkü oyunu bir anda hareketlendirebilme yeteneği olan bir oyuncu. Meksika'nın fazla varlık gösteremeyeceğini savunsam da, gruptan çıkamayacağını söylemeye dilim varmıyor.

          Diğer yandan renkli ve seyir zevki yüksek maçlara imza atan Uruguay, hazır ve iddialı bir görüntü çizerek geliyor turnuvaya. Tarihte bu kupada şampiyonlukları bulunan bir ekip. Diego Lugano, Diego Godin, Martin Caceres ve Jorge Fucile'den oluşacağını düşündüğüm bir defans hattına sahipler. (Her dört defanstan ikisinin adı Diego, bu saptamayı da sayemde edindiniz) Alvaro Pereira, Diego Perez ve Walter Gargano orta sahayı oluşturacak diye düşünüyorum, forvet hattında da gol rekorlarıyla Ajax'ı coşturan Luis Suarez, Palermo'lu genç golcü Edinson Cavani ve kalitesi tartışılamayacak olan Diego Forlan yer alacaktır sanırım. 4-3-3 dizilimi mantıklı geldiği için böyle bir öngörüde bulundum, ben Uruguay'ın teknik direktörü olsaydım bu takımı böyle oynatırdım, Diego'ları da azaltırdım, işte o kadar.
          Son hazırlık maçında Çin'e boyun eğen Fransa var grupta son olarak. Bildim bileli dünyanın en kaliteli ilk 5 takımı arasındadır Fransa, ama bir şekilde başarısızlıklarını sürdürmeyi başarabiliyorlar. Burada da Benzema'nın kadroya alınmaması ilgi çekici etken. Patlama yapma potansiyelini elinde bulunduran isim ise, Chamakh'ın Arsenal'e satılmasından sonra Bordeaux'nun tartışmasız tek yıldızı olan  Yoann Gourcuff'tur, dikkatle izleyiniz.

          -B Grubu-
          Arjantin'in bu gruptan rahatça lider çıkacağı açık ve net. Kadroyu sayarak moral bozmak istemiyorum, gerçekten bu kadar çok yıldızı barındırmak ayıp bana göre, içlerinde Lionel Andres Messi gibi bir yaratık varken hele. Maxi Rodriguez, Juan Sebastian Veron, Gonzalo Higuain, Demichelis, Walter Samuel, Gabriel Heinze, Javier Mascherano, Di Maria, Carlos Tevez ve Diego Milito yönünde şekillenen bir kadro; zavallı rakipler...

          Nijerya
da eğlenceli mücadelelere sahne olacak bir takım bence. Martins, Obasi ve Yakubu var çünkü forvet hattında. Arkalarında John Utaka orta sahanın yükünü tamamen sırtlayacaktır. hızlı ve güce dayalı oyunlarıyla yine karşımızda olurlar ve güzel maçlar çıkarırlar diyorum. Chinedu Obasi de büyük bir takıma gitsin artık lütfen.

          Güney Kore'nin şansı bir tutuyor bir tutmuyor, ama fair-play anlayışını ihmal etmeden iyi olabilmeyi başarabilen ve Dünya Kupası'nda bulunması gereken bir takım her zaman için... Golcü Park Chu-Young da bu turnuvada yıldızını parlatabilir artık, onun için büyük bir fırsat bu, değerlendiremezse işi mucizelere kalacak.
          Sırada izleyenlere pek tat vermeyen bir takım var, Yunanistan. Takımda durdurulması gereken Karagounis, Ninis, Gekas ve Charisteas bana göre. Sürekli 1-0' lık galibiyetlere razı olan bir takıma, o 1 golü de attırmazsanız mücadeleden daha büyük bir zevk çıkabilir. Ne diyelim, Yunanistan'ın çirkef futbolunu ortaya koyamaması için duacıyız.

          -C Grubu-
          Kesinlikle karışık, ikincinin kestirilemeyeceği bir grup C grubu. İngiltere, David Beckham'ın yokluğunda (keşke sakatlanmasaydın Beckham) Steven Gerrard, Joe Cole, Ashley Young, Jermaine Defoe ve Wayne Rooney ile grupta ipi göğüsler, ama arkasından kim gelir bilinmez. Yine de Amerika Birleşik Devletleri diğerlerinden bir adım önde görünüyor ikincilik adayları içinde, kesin birşey demek zor. Çünkü Slovenya ve Cezayir küçümsendikleri takdirde, rakibe acı gerçeği yaşatabilecek ekipler.
          A.B.D
birçok Premier League oyuncusunu bünyesinde barındırıyor. Avrupa Ligi'nin flaş takımı Fulham'da Zamora ile birlikte takımın bütün yükünü arkasına alan Clint Dempsey daima ilk 11'de sahaya çıkacaktır. Defansta Bradley, Onyewu ve Spector gibi isimler var. Landon Donovan ve Jozy Altidore'u unutmak da büyük haksızlık olur. "Bu ülke mümkünse futbol oynamasın" diyenlere, her geçen gün gelişen futbol anlayışıyla sıkı bir cevap vermek için geliyor Birleşik Devletler, dikkat.

          Slovenya'yı pek izlediğim, takip ettiğim söylenemez. Tek bildiğim, bir yığın adı "ic" ile biten insan var kadroda. Birsa, Novakovic ve bir ihtimal Inter'in genç oyuncusu Rene Krhin'in birşeyler yapabileceğine inanıyor gibiyim.
          Cezayir; Zinedine Zidane, Karim Benzema ve Samir Nasri gibi oyuncular yetiştirip, Fransa'nın dibinde bulunma dezavantajını yaşayan bir takım. Oynayacakları maçlar içinde skora etki edebilecek tek oyuncu bence Wolfsburg forması giyen Karim Ziani. Defansta da Portsmouth'tan tanıdığımız Belhadj ve Benfica'lı Yebda, sürpriz çıkışlar yaparak oyuna hareket getirebilirler (belki.)

          -D Grubu-
          Gruptan birinci çıkacağı açık olan bir takım da Almanya. Sistemli oyunlarıyla tanınan, 90 dakika boyunca oyun disiplininden kopmayan panzerler, şampiyonluk için iddialı. Arjantin gibi onların da kadrosunu saymaktan çekiniyorum. Ballack'ın sakatlığı nedeniyle olmadığı kadroda, Schweinsteiger, Podolski, Lahm gibi isimler var, bu kadarı bile yeter bence. Avustralya, Sırbistan ve Gana; ikincilik için mücadele vermeyi kabullenmiş olarak gelecek diye düşünüyorum. 
          Avustralya da son yıllarda futbolunu geliştiren bir ülke. Kadroda en beğenerek izlediğim isim Mark Bresciano. Kanatlardan etkili şekilde içeriye doğru sokulabiliyor, nokta paslarla skora etki edebiliyor. Kewell ile ilgili birşey söylemek istemiyorum, çünkü her an bir yeri kırılabilir, o yüzden susuyorum. Tim Cahill, Lucas Neill, Jason Culina, Brett Emerton ve Kennedy gibi etkili oyuncular da var kadroda, güzel futbol izleteceklerine inanıyorum.
          Sırbistan'a gelelim. Her zaman sempati duyduğum bir takım olmuştur, Yugoslavya hali de böyleydi, Sırbistan Karadağ hali de böyleydi, sek Sırbistan hali de böyle. Nemanja Vidic, Aleksandar Kolarov ve Branislav Ivanovic; defans hattında forvetlerin gözünü korkutmaya yetecektir. Orta sahada Zoran Tosic, Gojko Kacar, Dejan Stankovic, Zdravko Kuzmanovic ve Liverpool'un yeni transferi Jovanovic gibi isimler görev yapacak. İleri uçta da Nikola Zigic, Marko Pantelic ve Danko Lazovic'i izleyeceğiz.
          Gana'nın şansı, Sırbistan ve Avustralya'dan kesinlikle daha düşük. 2 adet Asamoah, 2 adet Boateng, 1 Stephen Appiah ve 1 Sulley Muntari ile gidecek Dünya Kupası'na Gana. Bu isimlerle bir yere gelebileceklerini sanmıyorum açıkçası. Muntari adlı kırmızı kartsever vatandaş, Essien'in yokluğunu fazlasıyla aratacaktır, Gana'nın fazlasıyla şansa ihtiyacı olacak.


         -E Grubu-
          E kimin birinci çıkacağı belli bütün gruplardan neredeyse, ne anladım ben bu işten? Güzel çekilsin kuralar kardeşim. E grubu için de aynı şey Hollanda adına geçerli. Bugün Macaristan'ı 6-1 gibi bir skorla alt eden "portakallar" da şampiyonluk için ayak basacaklar Güney Afrika'ya, sonra Cape Town'da dondurma yiyecekler. (İlker Yasin'i özlemişsinizdir diye yaptım.) Bunu yazdığım için çok üzgünüm ama Robben de sakatlanmış Macaristan maçının sonuna doğru, kötü oldu bu. Yine de Kuyt, van Persie, Sneijder ve Elia gibi isimlerle zorlanmadan gruptan çıkacaktır Hollanda, fazla söze gerek yok.
          Danimarka, Japonya ve Kamerun; farklı futbol anlayışlarıyla birbirlerine meydan okuyacaklar gibi gözüküyor. Danimarka'nın en büyük kozu, çoğu zaman şanssızlığıyla ön plana çıksa da kuşkusuz Nicklas Bendtner olacaktır, onu besleme işi, Christian Poulsen ve Rommedahl'ın üstüne düşer. Defansta da Daniel Agger olası sıkıntıları uzaklaştırma görevini üstlenecektir.
          Uzak Doğu'nun en çok yıldız çıkaran ülkesi Japonya'nın en güvendiği isim, Keisuke Honda ya da Shunsuke Nakamura olur. Honda, uzaktan yaptığı şık vuruşlar, frikik golleri ve harika paslarıyla tam bir 10 numara olduğunu son 2 yılda futbolseverlere kanıtladı. Nakamura'nın formundaki düşüş, genç Honda'yı ön plana çıkaracaktır büyük ihtimalle, kesinlikle izlenmesi gereken bir oyuncu Honda. Forvet hattında, teknik direktör Okada tarafından değişilmez ilan edilen Tamada, attığı zor gollerle çıkışını sürdürmeye devam ediyor. Hollanda'dan bir beraberlik alabilirlerse, ikincilik onlar için hiç de zor olmaz.

          Son yıllarda kadro kalitesine rağmen beklenen çıkışı gerçekleştiremeyen bir başka takım da Kamerun. Samuel Eto'o, Pierre Webo, Achille Emana, Jean Makoun ve Bassong gibi sağlam oyuncularla bir türlü sonuca gidemiyorlar, gittiklerinde de zorlandıkları görülüyor. Bu grupta Japonya ve Danimarka'yı, şansları varsa zorlayabilirler.


          -F Grubu-
           Bu grup çekişmeli maçlara sahne olacaktır. Son şampiyon İtalya, şansı varsa birinciliği Slovakya'ya kaptırmadan çıkabilir gruptan. Yeni Zelanda ne kadar yol katetmiş olsa da, Paraguay'ı geçemeyecektir ve grupta dördüncü sırada yer alacaktır bence. Pirlo'nun antremanda baldırından geçirdiği sakatlık ciddiyse eğer, bu olay İtalya'yı derinden etkileyecektir. (Pirlo'yu sevmememe rağmen yeri zor doldurulan bir oyuncu olduğunu kabullenmiş durumdayım.) Slovakya, İtalyanlar'ın en büyük rakibi bu grupta. Gilardino, De Rossi, Camoranesi ve Pazzini'nin gücü yeterse, kaza kurşunundan kurtulabilirler.
          Öte yandan
"sürpriz ekip" dendiğinde bir anda gözümde canlanan takım Slovakya oluyor. Marek Hamsik, Miroslav Stoch, Philip Holosko, Robert Vittek, Marek Sapara ve tecrübeli oyuncu Miroslav Karhan gibi isimleri kadrosunda barındıran Slovakya takımı belki de hiç olmadığı kadar umutlu katılıyor bir turnuvaya. Sevdiğim bir takım, umarım güzel futbollarını başarıyla süsleyebilirler.
          Paraguay, boş bir takım olmadığını her fırsatta izleyenlere gösteriyor. Oscar Cardozo, Roque Santa Cruz ve Haedo Valdez gibi etkili oyuncular, bu gösterinin başrolleri şüphesiz. Fakat Paraguay'ın da bu gruptan çıkması, şansa bağlı. İtalya ve Slovakya'yı sollayabilecek güce sahip olmadıkları bir gerçek.
          Yeni Zelanda hakkında kimse pek birşey bilmez, ama en son hazırlık maçında Sırbistan'ı 1-0 yenmeleri ilgimi çekmiştir. Yine de bu bir ölçü değil takımla ilgili konuşabilmek için. İzleyerek göreceğiz, büyük ihtimalle galibiyet yüzü göremeyecekler bu kupada.
-G Grubu-
          Kuzey Kore hariç bu 3 takımın bulunduğu grup, "ölüm grubu" olarak nitelendiriliyor. Son yıllarda Brezilya'nın gerçek oyununu sahaya yansıtamaması, Portekiz ve Fildişi Sahili'nin göz dolduran çıkışı, grubun bu ismi hakettiğini gözler önüne seriyor. Bir sürpriz yaşanmazsa, Brezilya liderlik koltuğunda grubu tamamlayacaktır. Ama bunun yanında, ikincilik için büyük bir rekabet bizi bekliyor. Portekiz ya da Fildişi Sahili, turnuvadan eli boş dönecek.
          Hazırlık maçlarından çıkardığım sonuç, Brezilya'nın, geçen başarısız yıllara göre daha oturmuş bir kadroya sahip olduğu. Robinho ve Elano'nun iyi anlaşması, orta sahada büyük bir yarar sağlıyor zaten. Bunun yanında Daniel Alves, ortalarının ve şutlarının dağlara gitmediği bir günündeyse, yani o gün içine Sabri kaçmamışsa, girdiği her pozisyon tehlikeye dönüşecektir. Maicon da diğer kanattan etkili olabilir savunma ağırlıklı kalmadığı sürece. Zaten dünyanın en iyi kalecisine sahipler, önemli bir artı bu da. Orta sahanın kalanını da Felipe Melo ve Kaka oluşturacaktır sanırım. Felipe Melo genç, sağlam ve teknik bir oyuncu, top kesme ve pas atma yetenekleri sınırsız gibi geliyor bana. Kaka zaten gününde olursa neler yaşandığını biliyoruz, tarihte örnekleri var. Grafite, Nilmar ve Luis Fabiano da forvette görebileceğimiz oyuncular. Grafite'nin formunu merakla bekliyorum özellikle. Bence Brezilya, son yılların mevki olarak en sınırlı, ama aynı zamanda en etkili kadrosuyla yola çıkıyor. Ronaldinho olmasa da zevkli mücadeleler ve şık hareketler izleyeceğiz kesinlikle.
          Portekiz, son hazırlık maçında Kamerun'u 3-1 yendi. Danny ve Miguel Veloso'nun artık patlama yapma zamanıdır. Cristiano Ronaldo, Nani, Deco ve Simao görevlerini eksiksiz tamamlayabilirlerse, Portekiz çok tehlikeli olabilir; hatta gruptan lider bile çıkabilir. Defansta Pepe, akınları tek başına kesebilecek güce sahip olmasına rağmen, yanında Ricardo Carvalho, Miguel, Paulo Ferreira gibi isimler yer alacak. Defans ve orta saha, "son yılların en parlak Portekiz'i" dedirtmeye yetiyor bence. Forvet hattında da Hugo Almeida ve Liedson hünerlerini sergilemekte zorlanmazsa, Portekiz'in yarı finali garanti gibi görünüyor.

          Fildişi Sahili, Afrika'da en beğendiğim, beğenerek izlediğim takımdır. Drogba'nın bu turnuvadaki yokluğu, ne yazık ki derinden hissedilecektir. Fakat "diğer yıldız isimler, bunu unutturabilecek güce sahip" desek de yanılmış olmayız. Gervinho, Salomon Kalou, Abdel Kader Keita, Yaya Toure, Romaric, Emmanuel Eboue, Kolo Toure, Didier Zokora gibi çevik oyuncularla donatılmış Fildişi kadrosu, Portekiz ve Brezilya'ya zor anlar yaşatabilir.
          Kuzey Kore'nin bayrağını Dünya Kupası içinde görünce garip oldum, güldüm. Küçümsemek istemiyorum ama Yeni Zelanda'dan beter olabilir durumları. Böyle bir gruba düşmeleri de büyük şanssızlık, her maçtan 5-0 gibi mağlubiyetlerle ayrılıp, prestijlerini düşürmezler umarım. Bol şans.

-H Grubu-

        
           İspanya. Hazırlık maçlarında güçsüz takımlara karşı ne kadar kıl payı galibiyetlere imza atmış olsalar da, İspanya. Son Avrupa Şampiyonu İspanya. Güiza'sız olmaları daha büyük bir tehlike rakipler için. Xavi Hernandez, Andres Iniesta, Cesc Fabregas, Jesus Navas, Fernando Torres, David Villa ve David Silva en büyük kozları olacaktır. Artık dünyaya kendisini iyice göstermesi gereken isim de, Juan Manuel Mata. (PES oynayanlar: Master League'de bayinizden mutlaka isteyiniz, kadronuzdan eksik etmeyiniz.)
          İsviçre deyince de aklıma ilk gelen Valon Behrami ve Tranquillo Barnetta oluyor. Onları takip eden ise Eren Derdiyok ile Gökhan İnler. Kalecileri de Wolfsburg'dan hatırladığımız Benaglio, iyi kaleci. Kaliteli bir kadroya sahip İsviçre takımı, ne kadar pozitif futbola çevirebilir bu enerjiyi bilinmez ama, bu gruptan İspanya'nın arkasından çıkmaları sürpriz olmaz.
          Honduras var sırada. İnsanların büyük bölümü David Suazo, Wilson Palacios ve uzaktan attığı mükemmel gol, İngiltere'de sezonun golü seçilen Figueroa sayesinde tanıdı Honduras'ı. Üstün bir başarı altında isimlerini göreceğimizi düşünmüyorum, ama kendilerini göstermek adına çabaları olacaktır. Kötü bir takım değil, hızlı top oynayan, pas hataları olmadığında tehlikeli pozisyonlara girebilen bir takım. Yine de şansa ihtiyaçları var onların da.
          Ve incelemenin son takımı, Şili. Slovakya'nın 1-2 alt kademesi olarak görüyorum onları. Şansları yarı yarıya, İsviçre'ye rakip olabilirler. Arturo Vidal oyunkuruculuğu ve paslarıyla maçın kaderini belirleyebilir, Humberto Suazo bir anda 38 gol atabilir, Alexis Sanchez adam eksiltebilir, eski Liverpool'lu Mark Gonzalez de hızıyla rakip savunmaları süründürebilir. Bu dört kilit adamın değeri, sonuç olarak Şili'yi ikinciliğe taşıyabilir...

...

          Yapacak birşey bulamadım ve blogu biraz ihmal ettiğim geldi aklıma.
Dünya Kupası büyük bir gündem maddesi bence, bilgilendirmek için yazdım, ama yorumlarım da işin içine girdi, umarım beğenilir. Dünya Kupası için fikirleri olanların yorumlarını bekliyorum.

16 Mayıs 2010 Pazar

All We Need is Jazz

          İstanbul Caz Festivali oldukça yakın, programda dikkatimi çeken şeyler vardı elbette, ama insan "İstanbul Caz Festivali" dediğinde uç şeyler bekliyor artık. Çünkü bu organizasyon çok büyük isimleri getirdi, bu beklenti de bu yüzden doğal bana göre. Seal ayrı olarak gelebilirdi, tamam politik olarak güzel hareket Seal'ın gelmesi, ama cazcı mı? değil. 'Kiss From a Rose' söylensin diye mi iple çektik bu festivali, ya da zaten İstanbul'da yaşayıp bir yerlerde çıkan adamları izlemeyi mi bekledik bu kadar? Wynton Marsalis, Chris Botti, belki bir kez daha Marcus Miller ve birçok yıldız gelebiliyorken, yazık olmuş bence. Bu yıl için festivalde elle tutulabilecek 5 konser var bence, bunlar da;
  • Michael Franks, (5 Temmuz Pazartesi 22.00, Sepetçiler Kasrı)
  • Enrico Rava & İmer Demirer, (8 Temmuz Perşembe 22.30, European Jazz Club)
  • Enrico Rava & Stefano Bollani, (9 Temmuz Cuma 20.30, Aya İrini)
  • Stanley Clarke Band & Hiromi, (8 Temmuz Perşembe 21.00, Arkeoloji Müzesi)
  • Lisa Ekdahl. (13 Temmuz Salı 22.00, Esma Sultan Yalısı)


    *Stefano Bollani, Enrico Rava'nın öğrencisi, piyanist. 
          Organizasyona fazla bilenmiş olduğumu farkettikten sonra başka bir konuya girebilirim, şu anda düşünüyorum hangi konuya gireceğimi, düşünüyorum hala, ve buldum.

          Geçen gün, futbolun kalbi olan İngiltere'de Chelsea ilan etti şampiyonluğunu, ayıp etti biraz ilan etmesinin yanında ama olsun. 8-0 kazandılar, ben bile rencide oldum, Wigan Athletic'in zavallılığını, boynu büküklüğünü siz düşünün artık, ayıptır. Didier Drogba diye tabir ettiğimiz "at insan" da altın ayakkabısına kavuştu, güle güle kullansın. Diğer yandan Olympique Marseille'nın şampiyonluğu zaten belliydi, sevindirici bir haberdi bu benim için, ne de olsa PlayStation'daki emektar Master League takımım, şu anki halinden sadece 3 futbolcu mevcut kadroda, abarttım biraz üzerinize afiyet. Her neyse, bu hafta da 3 ligde şampiyon belirlenecekti, bir tanesi belirlendi, mutsuzluk duyduğum bir durum ama Internazionale şampiyon oldu. Küme düşmesi haftalar önce belli olan Siena'yı deplasmanda 1-0 mağlup ettiler. Çok sevdiğim Roma ise Chievo'yu, çok sevdiğim Mirko Vucinic ve çok sevdiğim Daniele De Rossi'nin golleriyle 2-0 devirse de, Inter puan kaybetmediği için ligi 2. sırada sonlandırdı, oysa ne kadar da isterdim Mourinho'nun kapana kısılmış yüz ifadesini görmeyi. Bu şampiyonlukla kibir seviyesi tavan boyutundan da yükseğe çıkmıştır, çaresizce kutluyoruz.
          Şimdi Barcelona / Real Madrid ve Fenerbahçe / Bursaspor rekabeti var sırada. Bence sürpriz çıkmaz, Barça ve Fenerbahçe ipi göğüsler, ne kadar Bursaspor'u destekliyor olsam da düşüncelerim bu yönde sayın seyirciler, evet.


          Film konuşmak istiyorum aslında ama evdeki harika makina sürekli engel oluyor buna, ortasında takılmaması lazım filmlerin, hevesim kursağımda kalıyor sürekli. Dün tekrar şansımı denemeye karar verip Justin Timberlake ve Jeff Bridges'in başrollerini paylaştığı The Open Road'u izlemeye başlamıştım, hoşuma gitmişti ama sonuç beklediğim gibi oldu, bu yüzden de emin olup söyleyebileceğim tek şey : Justin Timberlake gerçekten doğal ve iyi bir oyuncu oldu, Alpha Dog, zaten bunun habercisiydi. Yarısında kalmasaydım daha detaylı konuşabilirdim ama şimdilik Sony'e teşekkür ediyorum sadece.

          Araya böyle değişik şeyler sıkıştırdım sadakatinizi ölçmek için, caz festivalinden bahsedip de 11 Mayıs 2010 tarihinde gidilen Brad Mehldau & Joshua Redman Duo konserinden bahsetmemek abes olurdu. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'na 1 hafta içinde en çok giden insan olmuş olabilirim. Her neyse, ikisi de gerçekten çok iyi müzisyenler, fakat düşündüğüm gibi sıcakkanlı değillerdi. Özellikle Brad Mehldau havalardaydı, lütfen fotoğraf çektiriyordu insanlarla, ne gerek var arkadaşım, değişik değişik tavırlar, artist misin? Ne kadar kınasam da fotoğraf çektirmeden edemedim, adam iyi çünkü. Joshua Redman çok daha insancıldı, Türkiye'de caz branşında yetişmenin imkansıza yakın olduğunu söyleyip ne yapmamız gerektiğini sorduğumuzda dedi ki : "Listen". Şaşırmadım buna, çünkü dinlediğiniz sürece her gün farkında olmadan daha da ileri gidiyorsunuz. Farklı sanatçılardan farklı yorumlar duydukça her yoruma açık oluyorsunuz ve ister istemez çalarken onları taklit ediyorsunuz, bu da müziğinize yansıyor. En azından ben şu an yapabildiklerimi tamamen hislerime ve dinlediklerime borçluyum. Çaldıkları bir parça da erime sebebi olarak literatüre geçebilir : çeşitli modülasyonlarıyla "Don't Be Sad". Çok güzel şarkı, güzel güzel dinleyin, seveceksiniz.


Dağılın şimdi !

4 Mayıs 2010 Salı

Ha Gayret

         
          Evden uzakta geçen 1 hafta içinde aklımda kalanları, ya da aklıma gelenleri yazmaya çalışacağım. 1 hafta boyunca İstanbul sınırları içinde bulunup da eve gidememek yeterince dehşet verici bir etken gerçi ama olsun, devam edelim. Öncelikle bu vize dolu hafta biraz yıprattı, sırf beni değil herkesi de yıpratmıştır kanımca. Ama neyse ki sandığımdan çok daha iyi sonuçlandı.

          Bir anda geçti gitti şu 1 sene... Kıştı daha dün, bugün yaz gelmiş. İsteksizce karanlık güne uyanırdım, şimdi güneş yardımcı oluyor yatakla vedalaşmama. Zaman zaman sıcaktan ne kadar şikayetçi olursak olalım, karamsar bir gökyüzüyle gününü paylaşmaktan daha iyidir terlemek.
          

          Futbolla bile kısmen ilgisiz kaldım, beni tanıyanlar şaşıracaktır buna. Son bildiklerim, Hollanda Ligi'nde Luis Suarez adlı insansı varlığın 35 gol atmış olması, Blackburn'ün Arsenal'i yenmesi, Marseille'nın şampiyonluğa uzanıyor olması ve Emenike var bir de Emenike, Karabükspor'un Süper Lig'deki en büyük silahı olacaktır ve performansını merakla bekliyorum, insan azmanı Emenike... Birkaç şey daha var ama ilk bunlar geldi aklıma.
          Sonra yayınlanmayan Yeni Rakı reklamını izledim geçen gün Facebook'ta görüp, sanırım daha önce çıkmıştı piyasaya ama ben yeni gördüm. İyi oyunculuk etkileyiciliği, etkileyicilik de iyi reklamı getirmiş, tebrik. 
         
          Çok sevdiğim "kardeş" niteliği taşıyan bir adam Bursa'ya gidip geldi hafta sonunda, iki gün göremeyince garip hissettim, her günü beraber geçince alışıyormuş insanlar gerçekten de, yokluğu çok belirgindi, o da hissetmiş özlemiş yazık, yarın görüşeceğiz sonunda.
          Bunların yanında 4 gün boyunca 10.00 - 14.00 arasında provalarım olacak, akşamları belli değil ama yarın akşam yine evde değilim, tekliflere açığım. Çünkü konser var yarın üniversitemizin pilot takımının sahnesinde, kendimize çalmaktan büyük zevk alıyoruz biz, boş sahne bir başka oluyor.
          Deniz Can isimli yaratığa da geçen 3 gün ardından teşekkürü borç bilirim, canım o benim, yer yer uyuyarak uyumadığını iddia etse de, güldük, eğlendik, mutluyduk, Worms oynadık biz, gecenin köründe yeşil elma suyu aradık, bulduk da sonunda, Bambi Büfe'de açlık giderirken Mecidiyeköy'ün ortasında Fenerbahçe formasıyla çekinmeden gezebilen akıllarından şüphe ettiğimiz varlıklar gördük, güzel 3 gün için tekrar teşekkürlerimi sunarım kendisine sonuç olarak.
          Buna ayrı bir paragraf gerekiyordu çünkü bütün hafta içinde en çok etkilendiğim bu oldu, Worms. 1999 yılına ait oyun, fakat her saniye oynayabilirim, küçük solucanlar çok başarılı çünkü. Herkes Worms oynasın, şiddetle tavsiye ediyorum, o kadar.
          Şimdi bir oyun daha öneriyorum, lütfen dikkate alın, internet cafe'lerden çok uzak bir kişiliktim 2 ay öncesine kadar, ne zaman Left 4 Dead ile tanıştım, gelenek bozuldu, ya da gelenek oluştu. Zaten "30 Days of Night", "Resident Evil", "Rec(!)" gibi zombileri bünyesinde barındıran filmlere hasta oluyorken bu oyunu oynamak, onun fanatiği olmama neden oldu. Çevremdekileri de zehirliyorum olabildiğince, herkes Worms ve Left 4 Dead oynasın, multiplayer seçenekleri de var hep beraber oynarız, hadi!
         

          Çocukluğa dönüş yapıp enerjimin doruklarını yaşadıktan sonra satırlarıma son vermem gerektiğine karar vermiş bulunuyorum, fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum böyle, umarım bu yazı da hoşunuza gider, gerçi gitmezse de gitmesin çünkü gitmemesi normal karşılanabilir, size ne ki benim geçirdiğim 1 haftadan, hayret birşey, iyi bakın kendinize, havanın tadını çıkarın, ve çok az kaldı sıkın dişinizi, tatile şu ağaçların arasından bakıyoruz zaten, ortasında durmamıza hiçbir engel kalmamak üzere, şimdilik benden bu kadar.
 

12 Nisan 2010 Pazartesi

Öneri No:4


          Bu sefer tek başlık altında şu son 1 ay içinde izleyip etkilendiğim filmleri yazmak istedim. Müzikle ilgili birşey beklenmemesi için, ilk olarak bunu belirtmemde yarar var. Gerçekten hayatımın kalan kısmında, önüme çıkacağına inandığım sahneler gördüm. Birazdan paylaşacağım filmleri izlemenizi şiddetle tavsiye ederim, çünkü çok şey katıyorlar insana... Belli bir sıralamayla başlayamam sanırım yazmaya, çünkü hepsinin içinde "duygu" ağır basan bir etken. Her neyse, bende bırakmış oldukları etkiye göre başlayıp, devam ederim.


          -Everybody's Fine : Robert de Niro, Drew Barrymore, Kate Beckinsale ve Sam Rockwell... Bu cümlede barınan isimlerden sonra pek birşey demeye gerek yok aslında ama 1-2 cümle de yazmazsam haksızlık etmiş olurum. Drew Barrymore'a olan hayranlığımı, beni tanıyanlar iyi bilir, de Niro zaten hayatımda görmüş olduğum en büyük aktör, gözümde 1 numara. Hiçbir filminde bu kadar etkilememişti beni, başlarda biraz biraz vuruyor zaten size, kalbinize doğru küçük darbelerle yaklaşıyor, ama beni ilk öldürüşü; orkestra provası devam ederken oğluyla yaptığı konuşmaydı. Filmde periyodik olarak gözyaşlarınızla vedalaşmanız gerekecek, bana öyle olmuştu yani. Türkçe çevirisine göre üzerinizde bıraktığı etki çok zıt olacaktır, keyif meyif bırakmıyor çünkü insanda, ilerledikçe her sahnede kalbinize ağrı saplanmaya başlıyor. Kaçırılmaması gereken bir yapıt ve oyunculuklara söylenecek tek bir kelime bile yok...



          -Nefes : Çok merak ediyordum fakat sinemada izleyebilme fırsatım olmadı, bugün evime gelebildiğim nadir günlerden biriydi ve izleyebildim, sonunda... Tanıdık bir filmle karşılaşmayı beklemeyin ama film tek kelimeyle muhteşem. Özellikle komutanı (Mete Horozoğlu) dikkatlice izleyin, çok seveceksiniz onu eminim. Nereden bakmak isterseniz bakın, film kesinlikle sıradan bir film değil ve gerçekten 1 ay boyunca eğitim almış bu adamlar; o soğukta, karın içinde, dağın tepesinde, 2365  metre yükseklikte... İlk sahnesi ciddi anlamda etkileyici, unutabileceğimi sanmıyorum. Bunun yanında film boyunca verilmiş hoş ayarlarla karşılaşacaksınız. Ama çabuk gaza gelen insanlarsanız dikkat edin, bir an önce askere gitmek için çıldırabilirsiniz, olabildiğince de doğuya... Bu film de ağlatır yani, Levent Semerci'nin ellerine sağlık.



          -A Christmas Carol : Bununla ilgili düşüncelerim 1 post aşağıda yer alıyor zaten detaylarıyla. Aklım kalmasın diye burada da yer ayırdım, takılmayın hiç. Çok merak ettiysen de oku aşağıdakini arkadaşım, allah allah...


           -Old Dogs : Eğlenceli bir aile filmi diyebilirim. Robin Williams ve John Travolta'nın başrollerini üstlendiği kaliteli bir Disney yapımı. John Travolta, oğlunu kaybettikten sonra kendini ne kadar iyi toparladığını bir kez daha göstermiş burada, gerçekten ayakta alkışlanacak performans. Bu filmle ilgili de fazla birşey demeye gerek duymuyorum aslında, çok güldüm.


          *Expendables adında bir film geliyormuş, Facebook'ta fragmanı geziyordu bugün, gördüm ve buradan da paylaşayım dedim. Mickey Rourke, Bruce Willis, Jason Statham, Dolph Lundgren, Steve Austin, Brittany Murphy, Jet Li, Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger'i bünyesinde barındıran bu filmin yönetmeni de Stallone. Hata aramayın, Arnold'un soyadını doğru yazmışım, şimdi bir daha yapmaya cesaret edemedim ama, zirvede bırakmak en güzelidir her zaman. Duyduğum saygı ve sevgiye göre sıraladım isimleri, 'Dolph Lundgren'i gören ilk anda benim gibi "kim ki bu?" demesin, Rocky filminin vazgeçilmezi olan "Ivan Drago" kendisi. Ayrıca ben Arnold'a Terminator olamazsın demedim, adam olamazsın dedim...





-İyi seyirler x 5-



5 Nisan 2010 Pazartesi

A Christmas Carol

          Bu adam hiçbir zaman kusurlu olamayacak korkarım ki... Zaten bugüne kadar izlediğim tüm filmler arasında Jim Carrey kadar mimiklerine sahip bir aktör/aktris göremedim, oyunculuk başka, yüz ifadesi olayı başka. Yüzüne akla gelmeyecek ifadeleri sığdırıyor her filminde, bu da bana göre gayet etkileyici bir özellik, hala günde 8 saat mimik çalışıyor diye biliyorum...
          Yazının başlığındaki gibi Jim Carrey'nin son filminden bahsetmek istedim, Charles Dickens'ın bir yılbaşı masalını sinemaya uyarlamışlar, mükemmel birşey çıkmış ortaya, gerçekten çok emek var yapımın üzerinde. Jim Carrey'nin yanında ne kadar boş filmlerde oynuyor olsa da özünde iyi bir oyuncu olarak kabullenilen Colin Firth yer alıyor, Colin Firth ile de kalmıyor Gary Oldman ve Robin Wright-Penn gibi yıldızlarla pekişiyor filmin kadrosu.
          Animasyon mu yoksa gerçek mi bir ara gerçekten ayırt edemedim, afalladım. (Bu biraz da Jim Carrey mimikleri no.392 sayesinde oldu sanırım.) Hayatınızın en kötü anında olduğunuzu düşünüyorsanız bu adamın filmlerini izleyin, "Number 23" hariç tabii...

          Gerçeği yaşatan, hissettiren, ders alınması gereken bir film olmuş 'A Christmas Carol', tıpkı masalındaki gibi, hatırladığım kadarıyla da çoğu replik bire bir. Cimri, hayatının anlamını paraya bağlamış bir adamı canlandırıyor Jim Carrey, kişinin adı Ebenezer Scrooge... Film ilerledikçe de Mr. Scrooge'u ziyaret eden 3 hayalet, ona aslında olması gerektiği insanı göstermek uğruna biraz hırpalıyorlar, acı çekmeden anlamıyor insanlar kolay kolay, gerek duygusal, gerek fiziksel... 
          Umursamaz tavırlarıyla, cimriliğiyle, gereksiz negatifliğiyle nelere sebep olduğunu gösteriyor hayaletler ona, yanlışlarıyla yüzleştiriyorlar, herkese lazım aslında.
          Sonuç olarak film çok güzel işlenmiş; Disney de son zamanlarda yaptığı işlerle kalitesini konuşturmaya kaldığı yerden devam ediyor şu sıralar. Bence kesinlikle izlenmesi gereken bir film "A Christmas Carol", ben dersler çıkarabildim, nedensiz şekilde dertlerimi umursamıyorum 2 gündür ve mutluyum, izleyenler de eminim ki ders(ler) çıkaracaklardır. Biraz geç oldu bunun için ama çok söyleyesim geldi, sevgi kelebeği ya da dünya barışı falan değilim korkmayınız, anlık patlamalarımdan birisi sadece:
           Mutlu olun, yaşamanıza bakın, mutlu yıllar...


...İyi seyirler...

14 Mart 2010 Pazar

REC 2

    

          İlk filmi izledikten sonra sırtımda oluşan çürüğün farkında olmadan şunu söylemiştim : "Hayatımda izlediğim en iyi gerilim filmi bu!"
          Evet herkese çıldırmış gibi tavsiye etmekteydim, çünkü fazla etkilenmiştim. Kapıların arkasından birşey çıkacak diye korkmuyordum film bittiğinde nasıl oluyorsa fakat gerçekten farklı şekilde beğenimi kazanmıştı. Gördüğüm bazı apartman boşlukları ve merdiven gibi yapıları oradaki apartmanın içine benzetebiliyorum zaman zaman ama olsun, gerçekliğine inanmasam da kanıma işledi, taptım bu İspanyol yapımına...
          Hala içimden bir ses satırlarca "bu filmi izleyin defalarca" yazabilecek kapasiteye sahip olduğumu söylüyor, ama yorgunum, şimdi olmaz o. Kuşkusuz ilk filmde en sevdiğim karakter itfaiyecilerin şefi olan Manu. Bir de başroldeki kızı sevdim filmin sonlarına doğru, korktukça, durumun ciddiyetini farkettikçe daha mı renk geldi yüzüne bilmiyorum nedenini ama başında antipatik birşeydi, selam olsun sevgili Angela Vidal'e...
          Sırtımdaki çürüğün nedenini merak ediyorsanız eğer tavan arasındaki sahneye tamamen odaklanmış olun, siz küçük bir çürükle sıyrılamayabilirsiniz işin içinden, benden söylemesi. Yerde, kanepeye yaslanmış, aynı zamanda kilitlenmiş şekilde izliyordum filmi, nasıl sıçradıysam o mor renk 3 hafta boyunca tenimin rengine el koydu. Son olarak Rec'i asıl dilinde izlemenizi öneriyorum, dublaja ihtiyaç olduğunu sanmıyorum, çünkü filmin İspanyolca olması, varolan geriliminizi iki katına yükseltiyor. Ayrıca şunu söylemeden geçemeyeceğim, biz Türkler gerçekten garip varlıklarız, bu filmin adını nasıl 'Ölüm Çığlığı' olarak çevirebilir insan işin içinden ne kadar düşünsem de çıkamadım...

          Her neyse, fazla uzatmaya gerek yok, iki filmi de mutlaka izleyin, üçüncü film de kesinlikle yoldadır bana göre, pişman olmayacaksınız, iyi seyirler...

ya da geçmiş olsun...

27 Şubat 2010 Cumartesi

Ses Kontrol

         
          Eve haftada iki kere gelebildiğimde mutlu olabiliyorum artık, eskiyle kıyasladığımda "nelere seviniyoruz artık böyle" demeden geçemeyeceğim açıkçası.
          Yoğunluk olduğu zaman insanın hayatında, eve gidememek adına Beylikdüzü faktörü büyük etken oluyor. "Nerede oturuyorsun sen?" sorusuna rahatlıkla "İrlanda Halk Cumhuriyeti" diye cevap verebiliyorum, çekinmeden. Prova, konser, ertesi gün erken saatte başlayan ders gibi şartlar beni buna zorluyor ama, eve gelemiyorum, ev dışında bir yerde ya da yerlerde kalıyorum, elimde değil. Kaldığım yerler de ev tabii, çöplükte sabahlamıyorum, ev dışında yerlerde kalıyorum dediğime bakmayınız. Ayrıca iki saat sonra yeniden evden çıkıyorum, ne kadar da şaşırtıcı bir olay bu, inanamıyorum.
          Yeni yazı yazamadığım süre içinde beni en çok etkileyen şey Galatasaray - Atlético Madrid maçı oldu, bunun dışında saygıdeğer edebiyat öğretmeni Naci Mıhçı'nın (edebiyat öğretmeni demeye bin şahit ister) Türkçe konuşamaması. İkinci seçeneğe alıştık gerçi, en son deprem etkisi yarattığı kelime topluluğu "sabota etmek" oldu. Geçelim.

          İnsanların haksızlık yapmasına, ve yaptıklarının yanına kar kalmasına sinirlendiğim kadar hiçbir şeye sinirlenmedim hayatım boyunca. Haksızlık, adaletsizlik beni delirten şeyler.
Atlético Madrid - Galatasaray maçının son 15 dakikasına girilirken Madrid'li defans oyuncusu yere düştükten sonra, takımının gol yememesi adına varını yoğunu ortaya koyarak topu güzelce 2-3 kez elledi. Bu pozisyon, bir hakemin 2 metre ötesinde gerçekleşiyorsa eğer, bu hakemin o penaltı işaretini vermesi gerekir. Hakem yapılmış bu adam, haliyle de o pozisyonu gördü tabii ki. Bu taraflılığı neye borçluyuz bilmiyorum. Sahada 6 adet hakem vardı, hiçbirisi penaltı demedi, o penaltıdan sonra moraller bozuldu, en çok kendisine hakim olamayan isim Caner Erkin de 2 dakikada 2 sarı kart görerek oyundan atıldı, yediğimiz gol onun bulunduğu kanattan geldi. Bir düdük sesi nelere yol açabiliyormuş meğer.

          Aslında tıpkı bu düdük sesi gibi küçük şeyler, hayatınıza tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük değişiklikleri beraberinde getirebilir, yapmak üzere olduğunuz her hamleyi ölçün, olacakları kafanızda canlandırın ki birisinin canı yanmasın gereksiz yere. Aksi takdirde büyük sorunlarla da karşı karşıya kalabilirsiniz, ders alabilmek için başınıza kötü birşey gelmesini beklemeyin, ya da bekleyin, size kalmış...