16 Mayıs 2010 Pazar

All We Need is Jazz

          İstanbul Caz Festivali oldukça yakın, programda dikkatimi çeken şeyler vardı elbette, ama insan "İstanbul Caz Festivali" dediğinde uç şeyler bekliyor artık. Çünkü bu organizasyon çok büyük isimleri getirdi, bu beklenti de bu yüzden doğal bana göre. Seal ayrı olarak gelebilirdi, tamam politik olarak güzel hareket Seal'ın gelmesi, ama cazcı mı? değil. 'Kiss From a Rose' söylensin diye mi iple çektik bu festivali, ya da zaten İstanbul'da yaşayıp bir yerlerde çıkan adamları izlemeyi mi bekledik bu kadar? Wynton Marsalis, Chris Botti, belki bir kez daha Marcus Miller ve birçok yıldız gelebiliyorken, yazık olmuş bence. Bu yıl için festivalde elle tutulabilecek 5 konser var bence, bunlar da;
  • Michael Franks, (5 Temmuz Pazartesi 22.00, Sepetçiler Kasrı)
  • Enrico Rava & İmer Demirer, (8 Temmuz Perşembe 22.30, European Jazz Club)
  • Enrico Rava & Stefano Bollani, (9 Temmuz Cuma 20.30, Aya İrini)
  • Stanley Clarke Band & Hiromi, (8 Temmuz Perşembe 21.00, Arkeoloji Müzesi)
  • Lisa Ekdahl. (13 Temmuz Salı 22.00, Esma Sultan Yalısı)


    *Stefano Bollani, Enrico Rava'nın öğrencisi, piyanist. 
          Organizasyona fazla bilenmiş olduğumu farkettikten sonra başka bir konuya girebilirim, şu anda düşünüyorum hangi konuya gireceğimi, düşünüyorum hala, ve buldum.

          Geçen gün, futbolun kalbi olan İngiltere'de Chelsea ilan etti şampiyonluğunu, ayıp etti biraz ilan etmesinin yanında ama olsun. 8-0 kazandılar, ben bile rencide oldum, Wigan Athletic'in zavallılığını, boynu büküklüğünü siz düşünün artık, ayıptır. Didier Drogba diye tabir ettiğimiz "at insan" da altın ayakkabısına kavuştu, güle güle kullansın. Diğer yandan Olympique Marseille'nın şampiyonluğu zaten belliydi, sevindirici bir haberdi bu benim için, ne de olsa PlayStation'daki emektar Master League takımım, şu anki halinden sadece 3 futbolcu mevcut kadroda, abarttım biraz üzerinize afiyet. Her neyse, bu hafta da 3 ligde şampiyon belirlenecekti, bir tanesi belirlendi, mutsuzluk duyduğum bir durum ama Internazionale şampiyon oldu. Küme düşmesi haftalar önce belli olan Siena'yı deplasmanda 1-0 mağlup ettiler. Çok sevdiğim Roma ise Chievo'yu, çok sevdiğim Mirko Vucinic ve çok sevdiğim Daniele De Rossi'nin golleriyle 2-0 devirse de, Inter puan kaybetmediği için ligi 2. sırada sonlandırdı, oysa ne kadar da isterdim Mourinho'nun kapana kısılmış yüz ifadesini görmeyi. Bu şampiyonlukla kibir seviyesi tavan boyutundan da yükseğe çıkmıştır, çaresizce kutluyoruz.
          Şimdi Barcelona / Real Madrid ve Fenerbahçe / Bursaspor rekabeti var sırada. Bence sürpriz çıkmaz, Barça ve Fenerbahçe ipi göğüsler, ne kadar Bursaspor'u destekliyor olsam da düşüncelerim bu yönde sayın seyirciler, evet.


          Film konuşmak istiyorum aslında ama evdeki harika makina sürekli engel oluyor buna, ortasında takılmaması lazım filmlerin, hevesim kursağımda kalıyor sürekli. Dün tekrar şansımı denemeye karar verip Justin Timberlake ve Jeff Bridges'in başrollerini paylaştığı The Open Road'u izlemeye başlamıştım, hoşuma gitmişti ama sonuç beklediğim gibi oldu, bu yüzden de emin olup söyleyebileceğim tek şey : Justin Timberlake gerçekten doğal ve iyi bir oyuncu oldu, Alpha Dog, zaten bunun habercisiydi. Yarısında kalmasaydım daha detaylı konuşabilirdim ama şimdilik Sony'e teşekkür ediyorum sadece.

          Araya böyle değişik şeyler sıkıştırdım sadakatinizi ölçmek için, caz festivalinden bahsedip de 11 Mayıs 2010 tarihinde gidilen Brad Mehldau & Joshua Redman Duo konserinden bahsetmemek abes olurdu. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'na 1 hafta içinde en çok giden insan olmuş olabilirim. Her neyse, ikisi de gerçekten çok iyi müzisyenler, fakat düşündüğüm gibi sıcakkanlı değillerdi. Özellikle Brad Mehldau havalardaydı, lütfen fotoğraf çektiriyordu insanlarla, ne gerek var arkadaşım, değişik değişik tavırlar, artist misin? Ne kadar kınasam da fotoğraf çektirmeden edemedim, adam iyi çünkü. Joshua Redman çok daha insancıldı, Türkiye'de caz branşında yetişmenin imkansıza yakın olduğunu söyleyip ne yapmamız gerektiğini sorduğumuzda dedi ki : "Listen". Şaşırmadım buna, çünkü dinlediğiniz sürece her gün farkında olmadan daha da ileri gidiyorsunuz. Farklı sanatçılardan farklı yorumlar duydukça her yoruma açık oluyorsunuz ve ister istemez çalarken onları taklit ediyorsunuz, bu da müziğinize yansıyor. En azından ben şu an yapabildiklerimi tamamen hislerime ve dinlediklerime borçluyum. Çaldıkları bir parça da erime sebebi olarak literatüre geçebilir : çeşitli modülasyonlarıyla "Don't Be Sad". Çok güzel şarkı, güzel güzel dinleyin, seveceksiniz.


Dağılın şimdi !

2 yorum: